EMIN's profileEMNBLTTKNPhotosBlogListsMore ![]() | Help |
EMNBLTTKNKÜRK MANTOLU MADONNA… Fakat sergide gördüğüm bu kürk mantolu resim, ona hayalen dokunmama imkân vermeyecek derecede beni sarsmıştı. Onunla bir aşk sahnesi tasavvur etmek değil karşı karşıya, iki dost gibi oturmayı düşünmek bile elimden gelmiyordu. Buna mukabil, gidip o tabloyu seyretmek, bana bakmadığına emin olduğum o gözlere saatlerce dalmak arzusu gitgide artmaktaydı. Paltomu sırtıma geçirerek tekrar serginin yolunu tuttum ve bu hal günlerce devam etti. Her gün, daima öğleden sonra oraya gidiyor, koridorlardaki resimlere bakıyormuş gibi ağır ağır, fakat büyük bir sabırsızlıkla asıl hedefine varmak isteyen adımlarımı zorla zapt ederek geziniyor; rastgele gözüme çarpmış gibi önünde durduğum “kürk mantolu Madonna” yı seyre dalıyor, ta kapılar kapıncaya kadar orada bekliyordum. Sergi bekçilerinin ve birçoğu her gün orada bulunan ressamların artık beni bellemiş bulunduklarını fark etmiştim. İçeri girer girmez yüzlerinde bir tebessüm dolaşıyor ve gözleri bu acayip resim meraklısını uzun süre takip ediyordu. Son günlerde diğer tabloların önünde oynamaya çalıştığım rolü de bırakmıştım. Doğrudan doğruya kürk mantolu kadının önüne gidiyor, orada sıralardan birine oturarak bir karşıma, bir de, bakmaktan yoruldukları zaman, önüme çeviriyordum. Bu halimin sergide bulunanların merakını uyandıracağı muhakkaktı. Nitekim bir gün korktuğum başıma geldi. Salonda birkaç kere rast geldiğim ve uzun saçlı, siyah elbiseli, kocaman boyun bağlı ressamlarla konuşuşundan kendisinin de ressam olduğunu anladığım genç bir kadın yanıma sokularak: “bu resmi pek mi merak ettiniz?” dedi. “her gün onu seyrediyorsunuz!” Gözlerimi süratle kaldırdım ve hemen indirdim. Karşımdakinin fazla laubali ve biraz alaycı gülüşü bana fena tesir etmişti. Bir adım önümde duran uzun burunlu iskarpinleri cevap bekler gibi yüzüme bakıyorlardı. Kısa eteğinin altından fırlayan, hakikaten biçimli olduğunu inkâr edemeyeceğim bacakları arada bir geriliyorlar ve çorabın altında, yuvarlak dizkapaklarına kadar yayılan, tatlı bir dalga vücuda getiriyorlardı. Onun benden bir cevap almadan gitmek niyetinde olmadığını görünce: “Evet!” dedim, “güzel bir resim…” Sonra, neden bilmem, bir yalan söylemek, bir nevi izahat vermek lüzumu hissederek mırıldandım: “Anneme pek benziyor da…” “Ha demek onun için böyle gelip saatlerce bakıyorsunuz!” “Evet!” “Anneniz öldü mü?” “Hayır” Sözüme devam etmemi istiyormuş gibi bekledi. Ben, başım hep önümde, ilave ettim: “Çok uzakta bulunuyor!” “Ya!.. Nerede?” “Türkiye’de!” “Tük müsünüz?” “Ecnebi olduğunuzu anlamıştım!” Hafif bir kahkaha attı. Gayet serbest bir tavırla yanıma oturdu. Bacaklarını birbirinin üstüne atınca eteği dizkapaklarının gerisine kadar açıldı ve ben yüzüme her zamanki gibi ateş bastığını fark ettim. Bu halim yanımdakini daha çok eğlendirmişe benziyordu. Tekrar sordu: “Sizde annenizin resmi yok mu?” Kadının bu lüzumsuz merakı canımı sıkıyordu. Sırf alay için bunu yaptığını fark ediyordum. Diğer ressamlar uzaktan bize bakıyorlar ve muhakkak ki sırıtıyorlardı. “Var ama… Bu başka!” dedim “Ya!.. Demek bu başka.” Ve derhal bir kahkaha attı. Kalkıp kaçmak için bir hareket yaptım. Kadın bunu fark ederek: “rahatsız olmayın, ben gidiyorum… Sizi annenizle baş başa bırakıyorum!” dedi. Kalktı, birkaç adım yürüdü. Sonra birden bire durarak tekrar yanıma sokuldu; şimdiye kadar konuştuklarına hiç benzemeyen, ciddi, hatta birazda hazin bir eda ile: “Sahiden böyle bir anneniz olsun ister miydiniz?” dedi “Evet… Hem nasıl isterdim!” “Ya!..” Arkasını dönerek hızlı ve genç adımlarla uzaklaştı. Başımı kaldırıp baktım. Kesik saçları ensesinin üstünde hopluyor ve ellerini ceketinin cebine soktuğu için dar tayyörü vücudunu sımsıkı sarıyordu. Son söylediğim cümleyle yalanımı nasıl ele vermiş olduğumu düşününce büyük bir şaşkınlığa uğradım. Hemen yerimden kalktım ve gözlerimi etrafa çevirmeye cesaret edemeyerek sokağa fırladım.
…
Her şarkıdan sonra birkaç alkış duyuluyor sonra kadın başıyla orkestraya başka bir şey çalmasını işaret ediyordu. Sonra aynı kalın ve şikâyet dolu sesiyle diğer bir şarkıya başlıyor, beyaz eteğinin altında kaybolan ayaklarını parkelerin üzerinden sürüyerek masadan masaya ilerliyor ve bir birinin boynuna sarılmış duran sarhoş çiftlerin başucunda veya içinde neler olup bittiği görülmeyen locaların kapalı perdeleri önünde, başını kemana yaslayarak, pek usta olmayan parmaklarını tellerde dolaştırıyordu. Benim masaya yaklaştığını görünce bir telaşa düştüm. Ona nasıl bakacağımı, ne yapacağımı bilmiyordum. Sonra bu halime güldüm. Dün gece yarısı karanlık bir sokakta gördüğü adamı tanımasına imkân var mıydı? Ben onun için herhangi bir delikanlıdan, buraya eğlenmeye ve eğlence arkadaşı arama gelmiş bir müşteriden başka ne olabilirdim ki? Buna rağmen başımı öne eğmiştim. Onun, yerde sürünmekten uçları tozlanmış eteğini ve bunu altından burnu bir parça dışarı çıkan, beyaz dekolte iskarpinini gördüm. Çorapsızdı. Ayağını üst tarafında, parmaklarının başladığı yerde, projektörün ışığına rağmen pembeliği belli olan, bir parmak eninde küçük bir kısım vardı. Gözlerim buraya ilişince bütün vücudunu çıplak görmüşüm gibi bir ürperme ve hicap ile gözlerimi yukarı kaldırdım. Dikkatle bana bakıyordu. Şarkı söylemiyor, yalnız kemanı çalıyordu yüzünde o eğrelti gülümseme yoktu. Bakışlarımız karşılaşınca gözleriyle beni dostça selamladı. Evet, hiç mübağalaya kaçmadan, hiç sırıtmadan eski bir dost gibi selamladı. Bunu sadece gözlerini bir kere açıp kapamakla, fakat yanılmam asla imkân vermeyecek kadar sarih bir şekilde yaptı. Sonra güldü. Bütün yüzüne yayılan, açık, temiz, yalansız bir gülüşle güldü. Eski bir dosta güler gibi güldü… Bir müddet çaldıktan ve beni bir kere daha, bu sefer gözleri ve başıyla selamladıktan sonra başka masalara gitti. Yerimden fırlayarak boynuna sarılmak ve onu ağlaya ağlaya öpmek için müthiş bir arzu duydum. Hayatımda hiç bu kadar mesut olduğumu, içimin bu kadar genişlediğini hatırlamıyordum. Bir insanın diğer bir insanı, hemen hemen hiçbir şey yapmadan, bu kadar mesut etmesi nasıl mümkün oluyordu? Ahbapça bir gülüş ve temiz bir gülüş… Ve ben bu anda başka hiçbir şey istemiyordum… Dünyanın en zengin adamıydım. Gözlerimle onu takip edip mırıldanıyordum… “Sana teşekkür ederim… Teşekkür ederim! ...” Ve sergideki resmi seyrederken düşündüklerimin doğru çıkmasıyla memnun oluyordum. O aynen benim tasavvur ettiğim gibiydi… Başka türlü olsaydı bana öyle tanıdık gözlerle bakar, selam verir miydi? Bir aralık içimden cız diye bir şüphe geçti: Acaba beni birine mi benzetti, dedim. Yoksa dün gece sokakta kepaze bir şekilde gördüğü bu tanıdık çehre kendisine yabancı gelmediği ve beni nereden tanıdığını da bir türlü hatırlayamadığı için ihtiyata riayet olsun diye mi selamladı? Fakat yüzünde en küçük bir tereddüt, hafızasını araştırdığına delalet edecek bir dalgınlık yoktu… Tam bir emniyetle gözlerimin içine bakmış, sonra gülmüştü. Ne olursa olsun onun bana bu yakınlığı göstermesi beni dünyanın en bahtiyar insanı haline getirmeye yetiyordu. Yüzümde hayatlarından memnun insanların o küstah ve rahat gülüşüyle masada oturuyor, önüme, etrafıma ve şimdi salonun öteki ucuna gitmiş olan genç kadına bakıyordum. Koyu renkli, hafif dalgalı ve kısa saçları ensesine dökülmüştü. Çıplak kolları hareket ettikçe beli hafifçe sağa sola bükülüyor, sırtında ince adale kıpırdamaları oluyordu. Son şarkısını söyledikten sonra hızlı adımlarla orkestranın arkasında kayboldu, ışıklar tekrar yandı. Ben saadetimin içinde, hiçbir şey düşünmeden bir müddet durdum. Sonra, “şimdi ne yapmalı?” diye kendi kendime sordum. Hemen dışarı çıkıp kapının önünde onu beklemeli miydim? ... Ne maksatla? … Onunla bir kelime bile konuşmadığım halde, yolunu bekleyip: “Size evinize kadar refakat edebilir miyim?” dersem hakkımda ne hüküm verirdi? Bana bir parça alaka göstermesine böyle bir zampara cümlesiyle mi mukabele edecektim? En kibar hareketin, hemen çıkıp gitmek ve yarın akşam tekrar gelmek olduğuna hükmettim. Yavaş yavaş ahbaplığı ilerletirdim… Bir gece için bu kadarı çoktu bile… Zaten küçüklüğümden beri saadeti israf etmekten korkar, bir kısmını ilerisi için saklamak isterdim… Bu hal gerçi birçok fırsatı kaçırmama sebep olurdu, fakat fazlasını isteyerek talihimi ürkütmekten hep çekindim. Garsonu çağırmak için etrafıma bakındım. Gözlerim orkestranın arasından geçerek salona doğru gelen kadına ilişti. Elinde kemanı yoktu. Hızlı hızlı yürüyordu. Benim bulunduğum tarafa yaklaştığını görünce etrafıma bakındım… Bana, benim masama geliyordu. Biraz evvelki gibi ahbapça gülüyordu. Önümde durarak ve elini uzatarak: “Nasılsınız?” dedi. Ancak bu anda şaşkınlığımdan bir parça kurtuldum ve ayağa kalkmayı akıl ettim. “Teşekkür ederim… İyiyim! …” Karşımdaki iskemleye oturdu. Yanaklarına dökülen saçlarını geri atmak için başını silkti, sonra gözlerini bana dikerek: “Bana dargınsınız galiba?” dedi. Büsbütün şaşırdım. Ne demek istediğini anlayamadığım için, aklıma bir sürü münasebetsiz ihtimaller geliyordu. “Hayır” dedim. “Ne münasebet!” Sesi hiç yabancı değildi. Yüzünün her hattını ezbere bilişim, hatta onda, hakikate mevcut olandan daha çok daha fazla manalar buluşum tabiydi. …
“Kimi tutkular rehberimiz olur yaşam boyunca. Kollarıyla sarar. Sorgulamadan peşinden gideriz ve hiç pişman olmayacağımızı biliriz. Yapıtlarında insanların görünmeyen yüzlerini ortaya çıkaran Sabahattin Ali, bu kitabında güçlü bir tutkunun resmini çiziyor. Düzenin sildiği kişiliklere, yaşamın uçuculuğuna ve aşkın olanaksızlığına (?) dair, yanıtlanması zor sorular soruyor.” Sabahattin Ali Kürk Mantolu Madonna YKY 27. BASKI ATMAN
"Bu Atman benim kalbinin derinliklerindedir ve bir pirinç veya arpa tanesi ya da hardal çekirdeği kadar küçüktür... Kalbimin derinliklerindeki bu Atman dünyadan, gökyüzünden, göklerden ve bütün dünyalardan daha büyüktür. Bütün hareketler, istekler, korkular, tatlar ondadır, kendi içini kapsayan her şeyi tutan odur; o konuşmaz, hiçbir şeyi dert etmez; bu kalbimin derinliklerindeki Atman, Brahman’dır. Bu yaşamdan ayrıldığım zaman onunla birleşeceğim." MANGA NEDİR ?YENİ HARMAN (dergisi)
(filtresiz, hususi kokulu, bol dumanlı gazete)
KAYNAĞINDAN DERLENMİŞTİR (23 / 08 / 2003) sayısı
ÇİZGİLERİYLE NEFES ALAN BİR ULUSUN RENGARENK EL EMEĞİ; MANGA:
kimi araştırmacılara göre, 12. yy başlarında, budist din adamlarının tapınak dıvarlarına yaşam ve ölümden sonraki hayata dair çizgileri atmıştır ''manga''nın temellerini. Ama diğerleri Avrupa çizgi film kökenlerinin mağara duvarlarına çizilen figürlere dayanması saçmalığında bulunur..........
Manga kelime olarak 19. yy kullanılmaya başlandı. Hokusai KATSUSHİKA 1819 da öğrencileri için bastırdığı çizim, skeç ve karikatürlerin tümüne bu adı koydu; Çince ''man'', rastgele ve ''ga'', resim anlamına gelir. Fakat manga vemangaka kelimeleri, 1930 larda ilk strip karikatürlerin gazetelerde yayınlanmaya başlamasıyla gündelik hayata dair oldu.
Aynı yıllarda çocuyklara yönelik hazırlanan seri çizgi bantlardan oluşan çocuk magazinleri, ve yetişkinler için hazırlanan kısa politik bantlar popülerleşti. Kültürel ve sosyal değişimler sonucu ortaya çıkan çalışanlar sınıfı, feministler gibi alt kültürler ile ekonomik eşitsizlik ve politik adaletsizlik, sol görüşlü manga sanatçılaına malzeme oldu. Onlar da icra ettikleri sanatı, ''manga''yı, ''devrim'' le özleştirdi. Bazı marksistçizerler, Proleteryan Artist League'nin ''çalışan sınıfı politik ve kültürel program''ına katıldılar. Bu organizasyonun Lideri Kobayashi TOKİJİ 1933 de bir karakolda, polisler tarafından maruz kaldığı işkence sonucu hayatını kaybetti...
1950 lerden itibaren , ''manga'' kelimesi çocuklar için hazırlananve Osamu ile bağdaştırılan yeni bi türün ismi oldu...
''Gakiga''nın politik çizgileri, aynı zamanda bu eğitici, fantastik ve şirin sitil ile sınır çizgilerini çekiyor; iki taraf birbirlerini bir nevi ''düşman'' olarak görüyordu....
yine 1950 lerde Japonya TV ile tanışır ve mangalrın seneryosunu oluşturduğu ilk ''anime''ler doğar. O) tarihe kadar kızlar için hazırlanan mangaların çoğu Tezuka OSAMU ve Yokoyama MİTSUTERU gibi erkek çizerlerce hazırlanıyordu...
1960 ların realist mangalarına rağmen 70 li yıllarda suyun durulmasıyla, politik kavga içeren içeren mangalar da derinlere gömüldü. Hippie hareketinden etkilenen manga, gerçeklikten uzak çizimlerle büyük gözler, şirin romantik temalara malzeme bir alan oldu. Gakira çizerleri de bu değişimle rüyalar alemi, hatıralar ve sosyal psikolojiye akar. Bunun akabinde GARO dergisinde angura (undergrround) veya avantgarde manga türü ortaya çıkar...
80 lerin başında özellikle bilim kurgu ve macera mangaları parlamıştır.Zamanın da baş kaldırı iiçin araç edindikleri çizgiler. Japonyanın ulaştığı teknolojik üstünlüğü yansıtma aracına dönmüştür...... (''ne kadar acı değil mi?'')
günümüzde sadece Japonyada profesyonel 3000 manga sanatçısı var ve yılda 2milyar manga dergisi satılıyor; bu da japonyada her yaştan insanın hayatında manganın vazgçilmez bir yer edindiğini gösteriyor.....
KAYNAK:
YANİ HARMAN DERGİSİ (23 Ağustos 2003) sayısı
filtresis, hususi kokulu, bol dumanlı gazete
|
||||||
|
Ziyaret ettiğiniz için teşekkürler!
|
||||||
|
|